Nereleri Gezmelisin?

0

Avrupa’nın bir çok şehri gibi Amsterdam da adını şehri ikiye bölen ana nehir olan Amstel nehrinden alıyor. Yaklaşık 1300 köprünün görsel bir şölen yaşattığı şehirde, her sokağın açıldığı bambaşka köprü ve kanalların yanı sıra çok fazla ahşap kazık ve yel değirmenine de rastlamanız mümkün. Şehirde su seviyesi düşünce, ahşap kazıklarda hava ile temas sonucunda çürüme olduğundan su seviyesinin sabit tutulması gerekiyor. Hollandalılar da yaptıkları bentlerle ve yel değirmenleriyle su seviyesini sabit tutabiliyorlar. Her ne kadar Venedik gibi suyla bütünleşen bir şehir olsa da, bazı evlerde gözle görülür eğrilmeler olduğunu görebileceksiniz. Bu da zaten Amsterdam’a anlam katan ve onunla bütünleşen en güzel örnek…

Homoseksüel anıtından, çiçek pazarına bir çok uç ama renkli yere ev sahipliği yaptığı için gezilip-görülecek yerler çok fazla olduğundan mutlaka planlı bir programlama ile gezmek gerekiyor. Şimdi nerelerin gezilmesi gerektiğini yazmadan hemen önce, neyle gezilmesi gerektiğini de eklemem iyi olacaktır. Amsterdam bir bisiklet şehri. Başbakanının bile ofisine bisikletle gittiği bir şehirden bahsettiğimiz için mutlaka bisiklet kiralamanız, artan zamanda da yayan gezmenizi tavsiye ediyorum. (Kiralama için MAC Bike’ı tercih edebilirsiniz; http://www.macbike.nl/) Zaten şehir içi ulaşımında tramvayla da yorulduğunuz zamanlarda kolayca ulaşım sağlayabilirsiniz. Bu arada diğer Avrupa şehirlerinin aksine yayanın öncelikli olduğu değil, bisikletlinin öncelikli olduğu bir şehirden söz ediyoruz. Bu sebeple sağınızdan ve solunuzdaki bisiklet yolundan ışık hızıyla gelen bir bisikletli varsa, ona yol vermeniz olası bir kazanın yaşanmasını önlemiş olacaktır.

Amsterdam Kanal Turu

Kesinlikle listenizin ilk sırasında yer almalı. Şehre aşık olmak, binaların farklı yapıları ve tarihlerini görüp, büyülenmek için yalnızca bir saat ayırmanız yeterli.  Ayrıca 7 farklı dil seçeneği olan kulaklıklarla da bilinçli bir gezi keyfi yakalayabiliyorsunuz. Turun sonunda şehri baştan başa gezmekle kalmıyorsunuz, aynı zamanda şehirde kalacağınız diğer günler içinde kendinize ufak işaretler koyarak bir takım lokasyonları çok daha kolay buluyorsunuz. Bir nevi şehri tanıma aşaması ve yol-yön bulma da size yardımcı bir gezi olarak da düşünebilirsiniz. Bu arada bir saatlik şehri tanıma turu haricinde, kanal turları çok çeşitli; ana yemekli, sadece şarap ve peynirli seçenekleri bulunan daha şık kanal turlarının dışında, müze gezmeyi hedefleyen tatilciler için “hop on hop off” tarzında tüm gün geçerli olan bir bilet alıp müzelerin yakınında inip, tekrar binebileceğiniz kanal turları da var. Detaylı bilgi için göz atabilirsiniz; (http://www.amsterdam.info/tours/canalcruise/)

Dam Square (Meydan)

Şüphesiz ki Amsterdam’ın en büyük ve en büyülü meydanı burası diyebilirim. Şehrin hem en tarihi yapıları, hem alışverişinin kalbi, hem de ünlü Holywood yıldızlarının balmumu heykellerinin bulunduğu Madame Tussauds müzesi de bu meydanda bulunuyor. İnşaası 13. yy’a dayanan meydanın yapılış amacını öğrenince, kat ve kat daha büyülenerek dolaşıyorsunuz. Amstel nehri etrafına set kurarak Zuiderzee Denizi’nin taşmasını ve yapılar ile insanlara zarar vermesini engellemek amacıyla yapılan meydan da atlı askerlere rastlamanız mümkün. Aynı zamanda şanslıysanız ve güneş biraz olsun yüzünü gösterdiyse, cafe’lerin dışarısına taşıp, bir yorgunluk kahvesi içtikten sonra, kendinizi ünlü markaların mağazalarında alışverişe bırakabilirsiniz. Bu arada minnak bir not; Nisan ve Ekim aylarında karnaval kurulduğunu duydum. Hani bahar geldi, karnaval havası falan der ve Brezilya size uzak gelirse bir ihtimal neden gitmeyesiniz.

Madame Tussauds Müzesi

En merak ettiğim ama çok da merak etmeme değmediğine inandığım tek yer diyebilirim. Sizin için durum belki farklı olabilir, o yüzden hevesinizi kırmak istemem. Ünlü müze zincirinin Amsterdam ayağında, kraliyet ailesinden, ünlü sanatçı, oyuncu ve sporculara birçok ismin bal mumu heykelini görebilirsiniz.

De Bijenkorf ve Magna Plaza

Aradığınız şey balmumu heykelleri değilse ve şans eseri bir kaç sokak müzisyeninin görsel ve işitsel şölenine de tanıklık ettiyseniz, alışverişe bırakabilirsiniz kendinizi. Ve bu meydan alışveriş noktalarına ulaşmak için en merkezi lokasyon. Dam Meydanı Amsterdam’ın en ünlü ve büyük mağazalarından biri olan De Bijenkorf ve tarihi bir yapıdan dönüştürülen modern Magna Plaza mağazası ile (ayrıca Maison de Bonneterie ve Metz&Co gibi diğer isimlerle) alışveriş tutkunları için doğru adresler. Özellikle Magna Plaza’ya bir şey almayacaksanız bile, içeriyi görmek için mutlaka uğramalısınız.

Amsterdam Kraliyet Sarayı ve Nieuwe Kerk

Meydanın batı ucunda konuşlanmış olan neoklasik mimari örneği Amsterdam Kraliyet Sarayı ile diğer yanda yer alan Nieuwe Kerk (Yeni Kilise) mimari dokuları itibari ile mutlaka görülmesi gereken yerler. II. Dünya Savaşı kurbanlarının anısına inşa edilmiş olan beyaz taştan yapılma Ulusal Anıt ise Amsterdam’a gidilip de, önünde fotoğraf çektirilmezse içinizde kalacak yerler arasında. İnşaası yedi yıl süren Kraliyet Sarayı da muazzam cephesi ile görülmeye değerdir. Yeni Kilise ise 15. yy’dan kalma bir kilise olup, içerisinde zaman zaman dini içerikli sergilere denk gelmeniz mümkün. Ayrıca magazinel bir bilginin de kimseye zararı dokunmaz; 2002 yılında Arjantin Prensesi Maxima ve Prens William Alexander’in de bu kilisede evlendiğini ekleyebiliriz.

Van Gogh Müzesi

Hollandalı ünlü ressam Van Gogh’un çalışmalarının sergilendiği müzedir. Hele bir de sanata ilginiz varsa, iki katı heyecanla gezmeniz muhtemel. Hatta öyle ki kapıda bilgi aldığım bir görevli 2012 yılında bir buçuk milyona yakın bir ziyaretçi akını olduğunu ve Avrupa’nın en çok gezilen müzeleri arasında 31. sıraya girdiği bilgisini paylaştı. İçeride Van Gogh’a ait 200 resim, 500 çizim ve 700’den fazla da mektup bulunuyor. Sanata ilginiz varsa, tüm gününüzü alabilecek bu müze de, sanata ilgisi olmayan insanların bile farklı bir ruh hali ile dolaşacağına eminim. Çünkü tarihe büyük bir iz ve yapıt bırakmış bir sanatçının elinin değdiği çizimlere bakmak ve o şekilleri anlamlandırmak insanda muazzam bir his bırakıyor. I am Amsterdam kart ile ücretsiz gezilebilen müze 10.00-18.00 saatleri arası açık ve biletler kartı olmayan yetişkinler için 14 euro civarında.

Rijksmuseum ve Museumplein

Museumplein adından da anlaşıldığı üzere Amsterdam’ın müzelerinin konuşlandığı meydanların kesişme noktasıdır. Van Gogh buraya yakın mesafede bulunur. Onun dışında aşağıda ilginizi çekerse diye bahsettiğim Diamond fabrikası (pırlantanın yapım, kesim ve işlenme sürecinin detaylı anlatımına tanık olabileceğiniz müzedir.) ve meşhur “I am Amsterdam” yazısının bulunduğu meydan ile Amsterdam’ın en büyük müzesi olan Rijksmuseum buradadır. Rıjksmuseum da Holldanda’nın tarih ve sanat geçmişinden eserler sergilenir. Amsterdam yazısının hemen yakınında bu müzenin hediyelik eşya satan yeri vardır, siz de benim gibi her gittiğiniz yerden not defterleri ve kalem topluyorsanız çok güzel parçalarla eve dönebilirisiniz.

Anne Frank House

II. Dünya Savaşı’nda Anne Frank ve ailesinin Amsterdam‘da iki yıl boyunca saklandığı yerin müzeye dönüştürülmüş halidir. II. Dünya Savaşı’nı bilen hemen herkes Anne Frank ve ünlü günlüğünü mutlaka bilir. Bu müze, küçük Anne ve ailesi ile Van Pels ailesi ve Mr. Frit Pfeffer’in Nazilerden saklandığı günlerin anısına yapılmıştır.Anne Frank’ın günlüğünden alıntılar, tarihi belgeler, fotoğraflar ve film karelerinin yanı sıra orada saklanan ve onlara yardım eden insanlara ait eşyalar evde yaşananlara ışık tuttuğu için tarihe merakı olanlar ve eskinin dokusunu sevenlerin mutlaka gitmesini tavsiye ederim. Yalnız müze 09.00-19.00 saatleri açık ve kapanış saatinden yarım saat önce son ziyaretçiler alınıyor. Birde kapalı olduğu günlere ziyaret öncesi internetten bakılmasını öneririm.

Vondelpark

Parklar benim için zaten doğal terapi yeridir. Bu da Amsterdam’ın en ünlü parkı olduğu için içerisindeki yolları, gölleri ve yeşille kahvenin bin bir tonuyla kesinlikle gitmenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Museum Quarter diye adlandırılan ve Van Gogh ile Rijks müzesine oldukça yakın olan bu park tam bir huzur yeri. Gittiğiniz mevsime göre de değişebilir tabii ama yaprakların dansına tanık olduğunuz tılsımlı bir park diyebilirim. İçerisinde bulunan Film Museum’un cafesinde kahvenizi yudumlayıp, bisiklet kiraladıysanız sonrasında keyifle kendinizi parka bırakabilirsiniz. Mutlaka içerisinde bisikletle turlanması, hatta sabah saatlerinde kahvaltı için bir kaç bir şey alarak, o huzurda güne başlamanızı tavsiye ederim.

Leidsplein

Amsterdam bence meydanlar şehri. O yüzden görülmeye değer birden fazla meydanı var. Vondelpark’ın hemen hemen karşısında sayılan bu meydan, Amsterdam’ın Dam Meydanından sonra en ünlü meydanlarından biridir. Daha çok toplaşma yeri olan ve ulaşımın transfer noktası da sayılan meydanda çok sayıda coffee shop’a rastlayabilirsiniz. Meydan mağaza, restoran, kafe, bar, sinema, casino, tiyatro ve gece kulübü gibi mekanlara ev sahipliği yapıyor. Leidseplein’e 1, 2 ve 5 numaralı tramvaylar ile Leidseplein durağından ya da 7 ve 10 numaralı tramvaylar ile gelebilirsiniz. Yürüyerek ulaşmayı planlıyorsanız da, Leidsestraat’ı takip ederek ulaşabilirsiniz.

Heıneken Experience

Ünlü Heineken birasının yapım ve işleme aşamalarını görüp, tadım yapabileceğiniz büyük ve zamanınızı alan bir fabrikadır. Gün ortası giderseniz mutlaka kuyruğa takılırsınız, o yüzden erken kalkan yol alır mottosunu bu tur öncesi hayata geçirmenizde fayda olabilir. Bu arada kolunuza girişte takılan Heıneken bileklikleri, adınızı yazdırabileceğiniz bira şişesi ve içerideki oyun alanları ile değişik foto blokların yer aldığı keyifli fotoğraf alanları sayesinde yarım gününüzü çok keyifli geçirebilir, hatta bir çok anı eşyası ile eve dönebilirsiniz. Dahası benim gibi iyi bir bira nasıl doldurulur, köpüğü nerede bırakılmalı gibi soruların hakkını vermek isterseniz, tatlı baristaların öğrencisi olabilirsiniz.

Hash, Marihuana & Hemp Museum (Haşhaş, Kenevir, Marijuana Müzesi)

Bana sorarsanız, Amsterdam ‘ı diğer Avrupa şehirlerinden farklı kılan şey sadece aşırı doğa güzelliği, inanılmaz kanalları ya da köprüleri değil. En başta dediğim gibi yasaklara inat bir şehir olması, özgürlüğü ve farklılığı. Farklılık derken de başka Avrupa ülkelerinde olmayan bu ilginç müzeyle sizi tanıştırmak isterim. De Wallen’de yer alan müze 1985 yılından beri 2 milyondan fazla kişi tarafından ziyaret edilmiş. Müzede madde yapımında kullanılan ürünler, yapım aşamaları anlatılıyor. Ayrıca ilaç yapımı ile ilgili bir bölümü de vardı. 10.00 – 23.00 saatleri arasında ziyarete açık olan müzenin giriş ücreti tam bilet 8 Euro, indirimli bilet 7 Euro olacak şekildeydi.

Amsterdam Central

Bir tren istasyonu neden gezilsin ki dediğinizi duyar gibiyim. Hiç öyle demeyin çünkü 1889 yıllarından günümüze gelen ve Londra’daki Liverpool Street İstasyonunun ikizi olan bu istasyonun içini görmeseniz bile mutlaka dışarıdan yapıyı fotoğraflamanızı öneririm. Burası Amsterdam’ın merkez istasyonu olup, Hollanda’nın da ana istasyonlarındandır. Zaten Holldanda’nın kasabalarından küçük rotaları sizlerle paylaşırken, oralara ulaşmanız için bu istasyonu kullanmanız gerekecek.

Waterlooplein

1815 yılında meydana gelen Waterloo savaşından sonra adını alan bu meydan sevgilim ve benim için Amsterdam demek, anı demek, en güzel tatil saati demek.  Çünkü burada yer alan vintage pazarında geçirdiğimiz keyifli zaman ve sonrasında keşfettiğimiz cadde üstündeki tatlı cafe’de yediğimiz nachos, Hollanda peyniri ve şarabının tadını, orada akıp geçen iki saati asla unutamıyoruz.  Siz de benim gibi eskiye, eskinin evrimiyle doğan nam-ı değer vintage’a aşıksanız, bu pazara mutlaka uğrayın derim. Birbirinden stylish ve ucuz deri ceketler, 1970’li yılların orijinal Chanel çantaları, gümüş ya da tasarım olan milyonlarca ilginç ve ucuz takı ile retro güneş gözlüklerine meraklıysanız, hiç durmayın. Ancak ikinci gidişimde ilk gidişimdeki kadar vintage parçalara denk gelemedim. Belki dönem olarak doğru zaman değildi ama İstanbul’daki Atlas Pasajı’nda bulunan hatta orada dükkanı olan bir kaç Türk’e de rastladım. Orada stand açmışlardı. Tabii ki ticaret, dokunun önüne geçince de sonuç; hüzündü.

Red Light District

14. yy’da kadın arayışı içine giren denizcilerin talebi üzerine kurulan, açık genelev sokağı diyebiliriz. Dar sokaklara konuşlanmış onlarca kutu biçiminde tek göz ve kırmızı ışıklı odalarda çıplak bekleyen kadınlar, full camekan olan odalarının ön yüzünde gelen-geçene bakıp, onları bekleyerek hayatlarını kazanıyorlar. Boydan boya kırmızının şehvetine boyanan Red Light gerçekten de bugün Avrupa’nın dahi bir çok yerinde göremeyeceğiniz, davetkar bir ihtişama sahip. Ayrıca kırmızı lambalarla bezeli Red Light District’de randevu evleri dışında birçok sex shop, gay bar, sinema, tiyatro ve sex müzelerine de rastlayabilirsiniz.

Torture ve Sex Müzeleri

İnsanlığın zalimliğini göstermek için yapılan bu müzelerde Orta Çağ’a ait bir çok işkence aleti ve giyotin görebilirsiniz. Sanırım sabah 10.00-Akşam 23.00 arası açık olan müzeyi indirimli olarak 2,5 euro, indirimsiz olarak da 5 euroya görebilirsiniz. Bu tarz yerlerin çok fazla turistik yerler olduğu kanaatindeyim ama Amsterdam’a bir kere geliyorsanız ve merakınızı gidermek isterseniz de aklınızda kalmaması için girebilirsiniz.

Bloemenmarkt (Çiçek Pazarı)

Bir sokak düşünün rengarenk çiçekleri özellikle de laleleri ile sizi kendine davet ediyor. Balkonunuz ya da bahçeniz için hangi renginden alsam diye tohum seçme telaşına düşerken, ona bakarken içeceğiniz kahvenin kokusu burnunuza geliyor. İşte böyle bir sokak. Sol tarafı çiçekçilerle dolu. O benim pek bayıldığım sade ama en yalın kese kağıdına sarılı laleleri buket olarak ya da dediğim gibi aylar sonra sizi onu aldığınız güne götürmesi için tohum şeklinde alabilirsiniz. Sağ tarafa kafanızı çevirdiğinde çok orjinal hediyelik eşya dükkanları, özellikle daha sokağın aşağısına inmeden ortada yılbaşı süsleri ve o kar kürelerinin satıldığı bir dükkan var ki sizi içeri çekeceğine eminim. 1862 yılından günümüze kadar gelen bu pazardaki lalelerin Türkiye’den geldiğini öğrenince ben çok şaşırmıştım.

Ben görmedim ama ilginizi çeker ve zamanınız kalırsa; Hollanda’nın ünlü takımı Ajax Stadı Arena’yı, ünlü yel değirmenlerini (ki size yazdığım kasabalarda bunların bazılarına rastlamanız mümkün), Coster Diamond Fabrikasını (İngiliz Kraliçesinin tacındaki taşların tasarlandığı pırlanta müzesi), House of Bols’ta dünyada aklınıza gelebilecek her türlü kokteylin tadımını yapıp, Nieuwmarkt Meydanında yer alan Waag binasını ve benim gitmediğim ama merak ettiğim müze özelliğini taşıyan ve Amsterdam’ın 500 yıllık karanlık geçmişini 11 gösteri, 7 farklı aktör ve 1 korkunç gösteri ile günümüze taşıyan Amsterdam Dungeon’u görebilirsiniz.

Huzur Kasabalarda Demiş Miydim?

Amsterdam’a geldiniz, iyi hoş, gezdiniz ve gördünüz. Ama hep bir şey eksik sanki, şehir hayatından, metropol hayatından bir sıyrılmak geçmiyor mu içinizden? Ben bu duygularla çok güzel kasabalar keşfettim. Üstelik hem Amsterdam’a çok yakın, hem de ufak olduğu için gün yetmeyecek kaygısı da taşımadan gezdim. Şimdi sıra sizlerle paylaşmada;

Volendam ve Marken

İlk durağımız küçücük evleriyle, sıcacık mutluluklar yaşayanlar köyü; Volendam. Burası belki de 600 yıldır dokusundan hiç bir şey kaybetmeyen bir balıkçı kasabası. Elbette artık turistler tarafından keşfedildiğinden özellikle yaz aylarında çok kalabalık oluyor. Bu sahil kenarındaki kasabada marina boyunca yürüyebilir, birer bira ve balık mahsullü ne çekerse canınız en tazesinden yiyebilirsiniz. Hediyelik eşyacılarından çok tatlı hediyeler seçebilir ve cafelerinden aldığınız sıcak kahvenizi keyifli banklarında yudumlayabilirsiniz. Bu arada hediyelik eşyalar Amsterdam’ın içine göre çok daha uygun fiyatlı, Hollanda peyniri alacaksanız da buradaki üç katlı dükkandan tadım yaparak ve peynirin yapılışı ile ilgili ücretsiz video gösterisi izleyerek alışveriş yapabilirsiniz.  Bu arada önceden ringa balığı yemediyseniz ve şansınıza hava şartları elverirse seyyar satıcılardan alabilirsiniz. Kendisi pek leziz. Waffle seven biriyseniz de sokak satıcılarından sebeplenmenizi öneririm. Marken’de küçük bir balıkçı kasabası, hepsi birbirine benzeyen bu kasabalardaki evler ve doğa gerçekten huzur verici.

Edam ve Haarlem

Bu iki kasaba için çok büyük cümleler kurmak istemiyorum. Çünkü kendilerinin kalbimdeki yeri yeterince büyük. Daha henüz Norveç ve Finlandiya kasabalarını görmedim ama şimdilik hayatımın geri kalanında ırgat olmam gerekse, bu iki kasabadan birini seçebilirim. Huzuru ve ne demek istediğimi anlamak için fotoğraflara bakmanız yeterli. Bir de benim gitmediğim Zaanse Schans kasabası var ve o da çok güzel. Eğer seçmeniz ve eleme yapmanız gerekirse Edam ve Haarlem’i başta tutmanızı öneririm.

 

ÇEKİNME, PAYLAŞ

YAZAR HAKKINDA

Özlem Köksal

Yeditepe Üniversitesi Gazetecilik Bölümü'nü bitirdikten sonra çeşitli medya kuruluşlarında çalıştı. Yazmak her zaman en büyük tutkusuydu. Gazete, Dergi ve Kanal tecrübesinden sonra, aktif olarak baba mesleği olan sigortacılık yapmaya başladı. Hayatındaki ikinci en önemli tutku ise seyahat. İnsanın her zaman seyahatler için çok daha fazla fırsat yaratması, daha uzun rotalar düşlemesi gerektiğine inanıyor ve yaşamın tek bir yerde vakit geçirmekten ibaret olmadığı mottosunu benimsiyor. Acente sahibi olması tutkusuna engel değil. Yazı ve seyahat bir araya gelince, tüm kurumsal hayattan sıyrılıyor. Bundan sonraki hedefi daha çok ülke, daha çok anı ve mürekkebi bitmeyen bir kalem... Instagram : ozlem_koksall

Yorum yazın

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.